Muş Alparslan Üniversitesi
 
III. Âlimler Çalıştayında Toplumsal Sorunların Çözümünde İlim Adamlarının Rolü Konuşuldu

Üniversitemiz ev sahipliğinde düzenlenen “Toplumsal Sorunların Çözümünde Âlim ve Aydınların Rolü Çalıştayı” Rektörümüz Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat’ın açılış konuşması ile Prof. Dr. Sebahattin Zaim Konferans Salonunda icra edildi. Üniversitemiz, Anadolu Platformu, Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığının iş birliğiyle düzenlenen iki günlük çalıştaya, çok sayıda davetli katıldı.

 

Abdullah Çağatay’ın Kur'an-ı Kerim tilaveti ile başlayan programda, sırasıyla, İslami İlimleri Araştırma ve Din Âlimleri Birliği Derneği (Mele Divanı) Başkanı Mahsum Yıkın, Medrese Âlimleri Vakfı (MEDAV) adına Prof. Dr. Mehmet Halil Çiçek, Uluslararası Müslüman Âlimler Dayanışma Derneği (UMAD) Başkanı Abdulvahap Ekinci, Anadolu Eğitim ve Davet Gönüllüleri Platformu İcra Kurulu Başkanı Turgay Aldemir, Muş İl Müftüsü Alettin Bozkurt ve Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürü Mehmet Nezir Gül birer selamlama konuşması yaptı.

 

Rektörümüz Prof. Dr. Fethi Ahmet Polat, yaptığı açılış konuşmasında, eğitim kurumlarının evrensel bilginin üretildiği yerler olması gerektiği gibi, bu bilginin üretilmesine aracılık eden hocaların da ilmi düzeylerinin ve kişilik özeliklerinin yüksek olması gerektiğini söyledi. İlim adamlarından beklenenin, ilmin ziyasını rehber edinmeleri; din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin insanlığın hayrına bilim üretmeleri ve yerelden ulusala, ulusaldan evrensele açılan bir perspektifle ilmin peşinde koşmaları olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Polat, “Bu faaliyetlerin salt bir teorik eylem olarak kalmaması, fildişi kulelerde topluma inmeyen farazi tartışmalara hapsedilmemesi, aksine toplumsal yansıması olan müşahhas projeler ve uygulamalar halinde hayır üretmesi de ilim adamlarından beklenen görevlerin başında gelir.” dedi.

 

Prof. Dr. Polat, konuşmasına şöyle devam etti: “Eğitim kurumları bilimin sadece görünen yüzü ile değil, görünmeyen, ancak yakından hissedilen yüzü ile de çevrelerini hareketlendirmelidirler. İlim merkezlerinin şehirler, ülkeler ve insanlık için mahza iyilik yuvaları olması, bir tercih değil, zorunluluktur. O sebeple kadim zamanlarda medreseler, günümüzde üniversiteler insanlığın kimi zaman tarihi kimi zaman bugünü kimi zaman geleceği kimi zaman hayali kimi zaman gerçeği olmuştur. Şehrin ruhunu elinde tutan, sosyal sorumluluğunun gereği olarak fakirini koruyup kollayan, sanatçısına sanatını icra edeceği imkânlar oluşturan kurumlardır eğitim yuvaları. Şehrine küs, halkına yabancı, insanlığın vicdanından habersiz mektep ve medreseler, soğuk duvarların ardında ömür tüketen, heyecanını kaybetmiş binalar yığınıdır.

 

Bugün hepimiz, varoluş keyfiyetini ve şevkini kaybetmiş bir İslam toplumunun canı çekilmişçesine keyifsiz yaşayan müminlerine bir necat yolu gösterecek yeni bir ruhun peşindeyiz. Tadı tuzu kalmayan dünyada her şeyin bahasını hız ve haz ölçeğinde takdir eden, temellük etmediği değere kıymet vermeyen ahir zaman; neşesi gitmiş, kedûreti kalmış metruk bir panayır alanına dönüşmüştür. Artık dünyanın safları az, uyanıkları çoktur. Üstadın tabiriyle, ‘Eskiler aptal denecek kadar saf ve temizdiler, şimdikiler saf ve temiz olamayacak kadar kurnaz(!) ve uyanıktırlar.’ Saffetin kaybolduğu ortamlarda geçer akçe çalıp çırpmak olmuş, vurgun vuranındır mantığı ile hareket eden hırsızlar, emek ve çalışmanın kutsallığına inanmış saf gönüllülere galebe çalmışlardır. Böyle bir toplumun kurtuluş umudu, saf olmakla uyanık olmanın gerçek kriterlerini ortaya koyacak, hakikati bir başına da kalsa haykıracak yetkin âlimlerdir.

 

Âlimleri konuşmayan bir toplumun cahillerini susturmak mümkün olmaz. O sebeple âlimlerin suskunluğu mazur görülemez. Ulema uykuya dalarsa ortalık uyanık cahillerle dolar. Öyleyse âlimlerin uykusu suç nitelikli bir uykudur.

 

Âlimleri dertsiz bir toplumun en büyük derdi artık âlim diye geçinenler tayfasıdır. Âlimsilerin meydanı işgal ettiği yerde gerçek âlimlerin meydana sahip çıkması da ancak işinin heveskârı olmaya, derdinin gönüllü hamallığını yapmaya azmetmiş ilim talebeleri eliyle mümkün olur. Kaybettiği değerleri için dert çekmeyenler, değerlerini bulmak için gerekli motivasyona da kavuşamazlar. Yitirdiği muhteşem dünyanın ıstırabını duymayanlar, onu elde etmek için kıllarını dahi kıpırdatmazlar. Ortak derdini ve aklını yitirmiş toplumlar, tufeylî bir yaşamın asalak canlıları olarak başkaları tarafından önlerine atılan besinleri yemek zorunda kalırlar. Başkalarının eline bakanlar, kendi elinin emeğini yemek imkânından ve şansından mahrum olanlardır.

 

Ne yazık ki yeterince uzun bir süredir, anlaşılabilir gerekçelerini bulmakta zorlandığımız bir akıl tutulması bütün bir İslam dünyasını esir almıştır. Bu akıl tutulmasına son vereceği öngörülerek açılan medreseler ve modern dönemle birlikte İslam dünyasının farklı bölgelerinde faaliyete geçen İlahiyat Fakülteleri bu sürecin aşılmasını henüz temin edememiştir. Medreseler İslam’ın ilk yıllarında olduğu gibi gelişememiş ve bir üniversite keyfiyetine kavuşamamıştır. İlahiyat Fakültelerimiz de dünya çapında âlim yetiştirmek konusunda, esefle konuşalım ki başarı gösterememiştir.

 

Bu iç açıcı olmayan halin en önemli sebeplerinden biri, yukarıda ifade ettiğim akıl tutulması halidir. Oysa kaleme ve onun mürekkebinden dökülen âsâra yemin eden bir medeniyetin temsilcileri, kalemin ve mürekkebin işlevsiz kaldığı cahiller topluluğuna dönüşürse, bunun en büyük sorumluları ilim adamları olur.

 

Elbet İslam medeniyetinin alâmet-i fârikası, onun vahye müstenid olması ve sem’iyyatın, İslam medeniyetinin markasını oluşturmasıdır. Ancak temel dinamiklerini vahyin ve sem’iyyatın oluşturduğu bu muhteşem medeniyetin teşekkülünde ve toplumlara damgasını vurmasında, aklın inkâr edilemez bir yeri vardır. Vahyi kendi konjonktürü içinde anlayıp kavrayan, değerlendiren ve onu medeniyetimiz içindeki yerine yerleştiren; ışığını vahiyden alan akıldır, dirayettir. Nitekim medeniyetimizin kurucu metni Kur’an, mûcip sebepler lâyihasıyla birlikte günümüzden daha sıhhatli şartlarda okunup anlaşıldığı günlerde, şarktan garba, şimâlden cenûba tüm insanlık âlemini etkileyen muhteşem İslam medeniyetini insanlığa armağan etmiştir.

 

Teknik anlamda şikâyet konusu ettiğimiz yetersizliklerimiz bir yana, belki bundan çok daha üzücü olanı, din eğitimi veren müesseselerimizde hepimizi derinden üzen kalite sorunlarıdır. Düne kadar şekli öne çıkarıp özü unutan dindarlık anlayışlarını eleştirirken günümüzde öz ile birlikte şekli de unutan bir dindarlığın sebeplerini tartışıyoruz. Bugün sayısal anlamda çok ileri noktalarda olsak da fiziki mekânlarımızla önceki dönemlerin çok daha fazlasına sahip olsa da nitelik açısından hiç birimiz göğsümüzü gere gere konuşamıyoruz.

 

Dünyada ulaştığımız her kariyer, ihraz ettiğimiz her makam, asırlık ömürleri olan sekoya ağaçlarındaki yaş halkaları gibi bize geçmişimizi hatırlatmalı, gelecek sorumluluğumuzu pekiştirmelidir. ‘Az bilmek için çok okumak gerekir.’ diyen Batılı Montesquieu,  ‘İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır?’ diyen Yörük Yunus’un hissiyatına tercüman olmuştur. ‘Dikkat edin, gönüller, (Mutlak hakikatin ta kendisi olan) Allah’ı anmakla ancak sükûn bulur!’ buyuran Rabbimiz, ilmin nihai amacı olan hakikate erenlerin, esasen huzurun da sırrına erdiklerini ifade eder. Meyvelerin olgunlaşıp da en şirin hallerine kavuştuğu anlar, dalların yere en yakın olduğu anlardır.

 

Kariyerlerini ve dünyevi başarıları amaç olarak görenler, bu amaçlarına ulaştıkları zaman ivme kaybına uğrayıp durağanlaşırlar. İmam Şâfiî’nin tabiriyle, sular aktığı müddetçe diri ve duru kalır; durağanlaştıkça yosun tutmaya başlar. Hele bir de akıntıya karşı kürek çekmek durumunda kaldığımız modern dünyada, sürekli bir okuma eylemliliği halinde olmak, esas itibarıyla kalite çıtamızı yükseltmenin zorunlu gerekçesidir. Okumayan toplumlar bir felakete doğru sürüklenirler kuşkusuz; ancak âlimleri okumayan bir toplumun helâki çok daha yakındır.

 

Bir düşünürümüzün ifadesiyle, zevk sahibi idrâk soylularının seçiciliğine mazhar olabilmek ve ümmetin kurtuluşunda bir işaret taşı gibi yol gösterebilmek için ulemanın zannımca 5 idrâk (perspektif) türünü içselleştirmesi gerekir. Bu idrâk türleri şunlardır:

 

1. İlim, marifet ve hikmet idrâki (perspektifi): Bu idrâk bizi hikmetsiz bilgiden, irfansız ilimden, ilimsiz sofuluktan korur.

 

2. Varoluş idrâki (perspektifi): Bu idrâk bize ilmin gerçek maksadını kavratır ve ilmi sadece ilim olduğu için değil, bizi mutlak hakikate götüren ve bu dünyada varlığımızı anlamlı kılan bir vasıta olduğu için tahsil etmemiz gerektiği bilincini aşılar.

 

3. Hukuk idrâki (perspektifi): İnsana ve eşyaya hak ettiği değeri hukuk çerçevesinde vermeyen insanların ilmi, imtiyazlı sınıflar doğurur. Beşik uleması başka topraklarda değil, bu coğrafyada aşina olduğumuz bir kavramdır.

 

4. Ahlak idrâki (perspektifi): Bu idrâk bize büyüklere saygıyı, küçükleri sevgiyi öğreten bir ilim şuuru verir. Allah’a karşı sorumluluklarımız olduğu kadar insanlara ve tabiata karşı da yükümlülüklerimiz olduğunu aşılar. Bu idrâkin kaybedildiği yerde bıçak parası alan doktorlar, vakit namazlarında görevini ihmal eden din hizmetlileri, mesaisine riayet etmeyerek hırsızlık yapan öğretmenler yetişir.

 

5. Sanat ve Estetik idrâki (perspektifi): Bu idrâk seçkin ulemanın tayininde bana göre en değerli ve zor bulunan idrâk türüdür. İlim sahibi olmak elbet zordur, ancak sanat ve estetik zevkiyle donanmış ulemadan olmak çok daha zordur. Bu idrâkin kaybolduğu yerde İslam mimarisinden bahsedilemez. Şehirlerimiz çarpık, minarelerimiz eğri, kıyafetlerimiz uyumsuz olur. Evladının kabrini tesviye eden sahabilere, o en duygulu anda bile ikazda bulunan Hz. Peygamber, kabrin bir köşesindeki boşluğun bir toprak keseği ile doldurulup düzeltilmesini buyurmuşlardı. Belki mevtaya zararı yok, ancak bakan gözlere zarar veriyor diyerek, estetik duygusunun hayatın her anındaki önemine dikkat çekmişlerdi.

 

Sözlerimin sonunda ifade etmek isterim ki; ilme ve dine hizmet yolunda istihdam edilmiş olmak, kelimenin tam anlamıyla bir adanmışlık, hatta bir peygamberlik mesleği olduğundan, din hizmetkârları ‘bu mesleği seçtiklerine’ değil, ‘bu mesleğe seçildiklerine’ inanmalıdırlar. Hz. Peygamber’in ashabını yıldızlara benzetmesi, İsa Peygamberin havarilerinin beyaz zambaklar olarak nitelendirilmesi, onların tam da bu bilince ermiş olmaları sebebiyledir. Din hizmeti ile meşgul olanlar, gökteki yıldızlar, kırlardaki çiçekler gibidir. Hemen fark edilirler ve herkes tarafından rağbet görürler. İşte bu iki günlük meclisimiz, yıldızlarımızın ışığı sönmesin, çiçeklerimizin rengi ve kokusu kaybolmasın diye neler yapılması gerektiğini müzakere edecek. Bu toplantının sadece kendisi bile yıldızlarımızın sönmemesi, çiçeklerimizin kurumaması yolunda kutlu bir teşebbüstür.

 

Her ilmi toplantıda olduğu gibi bu çalıştayı başarıyla ifa etmek için de pek çok insan emek verdi. Anadolu Platformunun kıymetli müntesiplerine, Millî Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne, Diyanet İşleri Başkanlığına, Muş Belediyesine, MEDAV’ın kıymetli heyetine ve Muş Alparslan Üniversitesinin istidatlı genç akademisyenleri ile fedakâr idari personeline özverili çalışmaları sebebiyle şahsım ve üniversitem adına teşekkür ediyorum. Uzaktan yakından gelmek suretiyle bilim şölenimize katkı sunan çok kıymetli ilim adamlarını muhabbetle selamlıyor, meclisinize hürmetlerimi sunuyorum.”

 

İki gün boyunca toplam beş oturumun icra edildiği çalıştayda farklı konu başlıklarında toplam 10 tebliğ sunuldu ve bu tebliğler katılımcılar tarafından müzakere edildi. Prof. Dr. M. Halil Çiçek moderatörlüğündeki ‘Medreseler’ başlıklı ilk oturumda; M. Abdulbaki Çağatay, “Medrese Eğitiminde Temel Problemler”, M. Tayip Elçi ise “Medrese Eğitiminde Yöntem Arayışları” başlıklı tebliğlerini sundu. ‘İlahiyat Fakülteleri’ başlıklı ikinci oturumun moderatörlüğünü Öğr. Gör. Muhammed Zahid Kuldaş yaptı ve bu oturumda Prof. Dr. Cemalettin Erdemci, “İlahiyat Fakültelerinde Temel Problemler” ve Prof. Dr. Hamdi Gündoğar, “İlahiyat Fakültelerinde Eğitim Yöntem Arayışları” başlıklı tebliğlerini sundu.

 

Konu başlığı ‘Diyanet’ olan üçüncü oturumun moderatörü İslami İlimler Fakültesi Dekanımız Prof. Dr. Abdülcelil Bilgin’di. Bu oturuma, Prof. Dr. Şahin Güven, “DİB Eğitim Kurumlarında Temel Sorunlar” ve Osman Alparslan “ DİB Yaygın Din Eğitim ve Hizmet İçi Eğitim Programları” başlıklı tebliğleri ile katıldı.

 

Çalıştayın ikinci günündeki ilk oturumda ‘Millî Eğitim’ başlığı ele alındı. İbrahim Özmantar’ın yönettiği bu oturumda MEB Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz, “Din Eğitim ve Öğretiminin Güncel Meseleleri ve Çözüm Öneriler”, Mehmet Nezir Gül ise “Millî Eğitimde Eğitim Yöntem Arayışları” başlıklı tebliğlerini sundu.

 

Çalıştayın, ‘Sivil Toplum’ başlıklı beşinci ve son oturumunu Dr. M. Cüneyt Gökçe yönetti. Bu oturuma, Abdulvahhap Ekinci, “Sivil Toplum Kuruluşlarında Eğitimin Temel Sorunları” ve Turgay Aldemir, “Sivil Toplum Kuruluşlarında Eğitim Yöntem arayışları” başlıklı tebliğleri ile katıldı.

 

Ramazan Kayan’ın kapanış konuşması ile sona eren III. Âlimler Çalıştayı Sonuç Bildirgesini okumak için lütfen tıklayınız.